|
Yazarlar neden yazar diye hep düşünmüşüzdür.
Belki genetik bir verginin dışında ihtiyaçtan, kendini anlatmaktan, toplumun söyleyemediklerini söylemek için yazar diyorum ben. Sait faik “yazmasam ölecektim,”demiştir. İşte ben de Antalya’da ANSAN’ın 10. öykü günlerinde bir yazar olarak ben de kendimi anlatmaya çalıştım.
Daha ortaokulda iken yazdığım bir kompozisyon yarışmasında Türkiye birincisi olup ben ve bir arkadaşımı İstanbul Pendik’te on beş günlük bir tatille ödüllendirilmem belki gelecekte daha iyi işler çıkartacağımın ilk belirtileriydi.
Öğretmenlik yıllarıma çok erken yaşlarda başlamıştım. Çoluk çocuğa karışıp dünya çilesinin daha ön planda olmasından mıdır yoksa şartlar oluşmadığından mıdır uzun bir süre elim yazıya varmamıştı ama eşimden ayrıldığım günlerde başlayan günlük yazımlarımla kalemi yeniden elime aldım. Galiba yazarken günlüklerimi daha edebi olsun diye çaba göstermiş ve bu yazma alışkanlığımı sürdürmüştüm.
Müfettişlikten ayrılıp resim çalışmalarına hız verdiğim aralarda Ansan’ın (Antalya Sanatçılar Derneği ) da kuruluşu gerçekleşmiş, ben de bir üye olarak derneğe gelip gitmeye başlamıştım. O arada yazan bazı arkadaşlarıma günlüklerimden bazı kısımları okutmuştum. Onlar bende öykücü olmak için gereken hamurun olduğunu , bu yolda çaba sarf etmem gerektiğini söylemişlerdi. Bu güdülenmeyle ben birçok şeyi yazıyor, bunların öykü olduğunu sanıyordum. En çok Nuri Erkal Bey’in başını şişirmiş, onu durmadan rahatsız etmiş, yazdıklarım hakkında ağzından çıkacak her kelamı, Allah sözü belleyip yapmam gereken yerleri düzeltmiş, daha çok da çıkartmıştım. O hep bana, “ yazma işi taşlı tarla gibidir, durmadan taşları, kesekleri ayıklayacaksın. İşin özüne varacaksın, “ demişti..
Ben artık gece gündüz demeden yazarken bu arada Türk ve Dünya klasikleri okuyor, özellikle Sait Faik öykücülüğü üzerinde yoğunlaşıyordum. İnsan dolmalı ki yazabilsin. Günün altı saatini okuyup bir saatin de de yazmaya çalışıyordum ilk zamanlar. Daha sonra sekiz saat bilgisayarın önünden kalkmaz oldum.
Değerli öykücü Osman Şahin’in ” her yazar yaşadığı hayatı,o hayatın getirdiği olayları, düşleri yazmak zorundadır. Çünkü sanat insanı işler, insan da sanatı. Bir yazar en iyi bildiği şeyleri anlatmalı,”sözlerini unutmamıştım.Daha sonra yazdıklarımı değerlendirmesi için İstanbul’da oturan değerli yazarı telefonla sık sık arıyordum.
Kadındım, tüm kadınlar gibi sorunlarım vardı ve en çok derdim kendimleydi. Ve yazdıklarım, duygularımı, düşüncelerimi, yaşadıklarımı diğer kadınların yaşadıklarını anlatırken bir de baktım ki bir kitap oldu.
Yani 1994 de çıkan ilk kitabım “Güllükte Akşam” daha çok kadın konulu ve cahilliğin verdiği cesaretle dolu ama samimi bir kitaptı. Her ne kadar kitap acemi bir yayınevinden kötü baskıyla çıkmışta olsa ben de kitabı olan yazanlar kafilesine katıldım diye sevinmiştim.
Size kısaca bu kitaptaki öykülerden bahsedeceğim.Kitaba adını veren ilk öykü olan Güllükte Akşam’dan bir paragraf; “İyice kararan gecede, karşı apartmanın ışıldayan tek dairesine bakarken içim daralıyor.Başım, gökyüzünde beyaz bir yol çizen uçağa değdi değecek. Geliyor mu, gidiyor mu?İyi yolculuklar.Güle güle ya da hoş geldin.Size yüreğim mendil.Uçağın hallaç pamuğu gibi dağıttığı, açıklı, koyulu, renkli, renksiz bulutlar; yerinde mıh gibi duranıyla, hafif hafif süzüleni, yolunu şaşırıp gökyüzünde bile anarşi yaratanıyla kıpırdamaya üşeneni ve de yıldızlara perde olanı, ne hafifler…Sırtlayıp taşısam onları burası daha da kalabalıklaşır mı? Nasıl olsa gelen gelene…Türkmen’i, Azeri’si, Romen’i, Rus’u.Bir de bulutlar olsun kıyamet kopmaz ya...”
İkinci öykü Garip’te ise; bir kadının kocasıyla olan sorunlarını Garip adındaki kedisiyle paylaşımını anlatılır. “Bir kardeşin bir arkadaşın yoktu Garibim.Boğuşamadın, sevişemedin.Yokluğumda bir başına kalıyordun.Seni öyle seviyordum ki, kucağıma alınca Hasan’ın huysuzluklarını acımasızlıklarını unutuyordum.Hiç haz etmezdi senden. Öfkeyle,“Çek şu hayvanı, sevme şu mahluku,”deyip seni kocaman elleriyle avuçlar, top gibi atardı odadan dışarı. Yüreğim parçalanırsa da karşısında titrer, bir şey diyemezdim.”
‘Keliflere Göç’ kocasının ilgisizliği yüzünden kadının kocasının aldatıp aldatmama konusundaki ikirciklenmesinin öyküsüdür.
“ Nermin’in arzusu, korkusuna baskın çıkıyordu. ‘Canım çekiyor herifi, manyak mıyım neyim?On on beş günde bir koca yüzü görüyorum. Allah belanı versin Ali, boyun devrilsin emi.Bana bak kızım, bırak bu hayalleri.Adın kötüye çıktı mı ne yapsan silemezsin.Bu boktan yuva yıkılır gider.İyi, kötü idare et.Hiç olmazsa herif seni aç açık bırakmıyor.Ne edeyim bilmem ki, gençliğim de geçiyor.At gitsin bu fikirleri. Asıl iş bağa varınca başlayacak.Kelifi temizler temizlemez asma kütüklerinin sulanması var…”
“Sevgi istiyorum Sevgi” adlı öykü de kendinden genç bir adama sevdalanan iyi pozisyondaki yönetici bir kadının aşkla seks arasında gidiş gelişleri konu edilir.
Ufuk’un beni neden istediğini bilmem için falcıya gitmeye gerek yok.Evlilik olmadan yaşayamadığı cinsellik.Yaşamak istiyor gençliğini.Ellerim avuçlarındaki yolculuk boyunca sormuştum Rus nataşalarını.Karadeniz erkeği üzerindeki etkilerini.Açılan sınır kapısından akın akın gelip yeni bir pazar oluşturan Beyaz Rusları.Aids olmak pahasına bu kadınlara koşan bizim erkeklerimizi.”
Kambur İlyas öyküsü; yalnız yaşayan engelli bir çöpçünün yaşamından bir kesittir. “İçtiğin çaylar içini ısıtırdı ama gönlün hiç ısınmadı.Adana sokakları’nın birinci sigaralı kambur çöpçüsü İlyas, eli nasırlı,sırtı nasırlı, gönlü nasırlı. Ne yer ne içer kimin umurunda….”
Sonra gelen “Umut’a yolculuk” öyküsü, yıllardır çocuğunu görmeyen bir annenin oğlunun düğününe gidip gitmeme ikirciği üzerine kuruludur. “Uğultular büyüyerek yanardağ patlamasına benzemeye, sıcaklığı tüm bedenini sarmaya başladı. Umut devleşmiş, üç beş koldan sıkıyor, kadın kıpırdayamıyordu.”
“İlk dans” öyküsü genç bir kızın hayalleri üzerine kurgulanmıştır. Diğer öykü, “ben bir kalemim” ise fantastik bir öyküdür. Genç bir kız kalem insan olan erkek yazara ilgi duyar.
“Kurban” öyküsünde evlatlık verilen Işıl’ın evden ayrılışı anlatılmaktadır. “Bir zengin istiyor Işıl’ı. Sarı saçlı, mavi gözlü olsun, üç yaşından büyük olmasın demişler. Rıza Emmi bizim Işıl’ı düşünmüş, ‘ hem siz kurtulursunuz, hem o,’ dedi. Okutup büyük adam edeceklermiş. Burada kalsa olacağı bizim gibi pamuk işçisi….”
“Emine” öyküsünde babasına öfke duyan bir genç kızın üniversiteyi kazandığı kentte başka erkeklerle düşüp kalkarken ölümle biten yaşamı anlatılmıştır. “Buralarda yaşamak da zor, evlat yetiştirmekte.Ne kızları ne oğlanları takip edemedik.Sorumsuz, sevgisiz arkadaşları oldu.Üstelik benim herif çok aksi, dediğim dediktir.Nuh der peygamber demez. Daha bir gün güler yüz tatlı söz göstermemiştir kuzularıma.Benimle birlikte kan kusturdu her birine. Evden kovar, döverdi, işte darmadağın olduk. Eminem akıllıydı.. Bunca hengamede inşaatı tutturup senin yanına bıraktığımda rahat bir nefes almıştım..Başını kurtardı diye. Ne bileyim a kızım, nasıl bu yollara düştü, nasıl canından oldu?”
Şiirle her şey güzel” şiir yazmaya çalışan bir kızın hülyaları üzerine kurulmuş bir öyküyken, “Koparılmış bir dal gibi” öyküsünde sanayideki çırakla, kuyumcu çocuğunun yaşamı irdelenmiştir.
Sınav, kuş kafese girdi, sevgili hocam, problem pansiyon, düş ve parayla yaşam takas öykülerinde benzer yaşamları kurgulayarak anlatmaya çalıştım.
İkinci öykü kitabımın çıkışı oldukça aralıklı oldu. 2006 yılında, “ Ödünç Umutlar adlı kitapta on üç öykü yer aldı ve bu yıl benim için inanılmaz güzel geçti.
Bu kitabı yazarken artık konular kadın özneli olmaktan çıkıp toplumsal içerikli olmuştu. Ayrıca mitolojik özelliklerin insansal öznelerle bir potada karıştırılmasıyla fantastik öyküler yazdım dramatik öykülerden güldürü öykülerine varan geniş yelpazeli bir bir öykü portföyüm oldu. Konularını günün haberlerinden, yaşanılan olaylardan alan öykülerde, hırsızı, polisi, katil, anneyi, eroinmanı, hatta ensest ilişkileri kurgulayıp işledim..
Ve bu öykülerle Tam altı ödül birden aldım.
Samim Kocagöz Öykü yarışmasından ikincilik ödülüyle döndüğüm günün ertesinde İstanbul'dan aldığım birincilik ödülü beni sevinçlere boğdu.
Gönül Birliği Derneği, “ Kubilay Han’ın Gelini” adlı öykümü birincilikle ödüllendirmişti. Yine aynı yıl, Eskişehir Sanat Derneği,”Tahtalı’da İz “adlı öykümü mansiyonla değerlendirildi. Afyon Kocatepe Haber Gazetesinin açtığı yarışmada, “Halisünasyon” adlı öykümle yine mansiyon aldım.
“Sevgi Uçurtma “adlı dosyamla katıldığım Mevlüt Kaplan Çocuk Öyküleri yarışmasında özendirme ödülüne layık görülmüştüm ki ardından Libresca@Cultürkiye yayınevinin açtığı yarışmada “Suda Erimeyen Tokat “ adlı öykümle ikincilik ödülü geldi.
Bütün bunlar beni oldukça motive etti ve ben tam 77 öyküyü birden yazıvermiştim. Bu arada yazdıklarımın tümünü belli aralıklarla yeniden yeniden yazarak taşlı tarladaki kesekleri topladım. Hepsi yayınlanmaya hazır durumdalar.
Ayrıca yazdığım öyküler başta Varlık Dergisi olmak üzere ki - Dön elek -adlı öyküdür bu pek çok dergide yayınlandı.
Diğer dergilerde de öykülerim defalarca yayımlandı. Bunlardan aklıma ilk geliverenler; Çalı, Kıyı, Afrodisyas Sanat, Berfin bahar, Beşparmak, Maki, Eğirdir Mavi boncuk, Giresun Aksu, İmge, Kar ve Hayal gibi dergiler. Sonra İnternet sitelerinin pek çoğunda, şimdi aklıma gelini Havuz, Eylül, Yazımevi gibi pek çok öykü sitelerinde öykülerim yayınlanırken Antalya Gazetesinde bazı öykülerim tefrika edildi.
Şimdi halen iki basılı kitabım olmasına rağmen hazırda beş kitaplık dosyam var. 2006 dan hemen sonra bazı yayınevleri mesela Ankara’nın büyük yayınevlerinden Sinemis kitaplarımı basacaklarına dair söz vermişken ülkeyi kavuran ekonomik kriz dolayısıyla geri adım attılar.Berfin bahar yayıneviyle bir anlaşma içindeyiz.
Şimdi tek amacım yazmış olduğum öyküleri iyi bir yayınevinde bastırmak.Çünkü kişinin özel yaşamından vazgeçerek ömrünü verip emek harcayıp ürettiklerini okuyucularla paylaşması kadar doğal bir şey olamaz.
Bu arada TRT nin açmış olduğu Radyo oyunları yarışmasına Şila ve Kervansaraylar adlı iki oyun göndererek öyküden de taşmış oldum.
Ayrıca 2008 yılında Çınar Yayınlarının açmış olduğu Gençlik romanı yarışmasına da bir gençlik romanı olan -Fırtınalı Yaşamlar- romanımla katıldım.
Halen yazıyorum, yazıyorum ve gücüm yettikçe yazacağım çünkü yazarsam yaşıyorum.
Saygılarımla…
HATİCE OYA KUZGUN
Editörün notu:
Afyon Kocatepe Haberin ve şimdi de Yeni İstiklal editörü olarak ben de diyorum ki "Hep yazın, Hatice Oya hanım", elinize, yüreğinize sağlık.
|