ÇOKLUKLARLA ÖVÜNMEK Yazdır e-Posta
Salı, 09 Şubat 2010 23:47


İnsanoğlu aldatmayı tercih ediyor çok kez; hele de kendini aldatmayı. Elindekilerin -kalitesiyle değil de- kantitesiyle avunmayı hüner sanıyor... En çok yüz sene sonra yok olacağı; hiçbir varlığının kendisiyle olmayacağı gerçeğini unutarak -o anda elinde olan- gölge gerçeklerin, adeta ebedi kendinde kalacağı varsayımıyla övünmeyi ve oyalanmayı ne kadar da seviyor.. Hele de yalan yanlış bir bilgi birikimi ve de hava atacağı  doğruyu yansıtmayan bir orjinalitesi varsa… Tıpkı, kaliteli düşünce eğitimi bile veremeyen okul ve öğretmen sayılarının bolluğu; ya da -hanımından beddua almış korumasız bir gariban dışında onda bir tahsilatını bile yapamadığı- icra takiplerinin çokluğuyla -avukat uslubuyla- övünmek gibi...

Hatta kendini unutan insanoğlu çok kez o andaki (kalıcı da olabilecek) düşünsel sefaletini bile unutur da geçmişinin, geçmiştekilerinin ihtişamı ile avunmayı -bir uyuşturucu iptilası gibi- teselli aracı haline getirir. Halbu ki, gerçeğe yönelse gölge varlıklarla oyalanmaz; asıl hedefe doğru yol alır, mesafe kat eder…

Allah’ın bir sınav sorusu olarak kendine sunduğu güç vasıtalarını, diyelim özel Helikopteri’ni ailesinin saadetine katkıya, yakınlarının önemli ihtiyaçlarının kolaylaştırılmasına, hayırlı işlerin estetik biçimde yürütülmesine tahsis edecek yerde, mesela, bar ve pavyonlarda sefalet tellallarına caka satmaya, zavallı düşmüşleri aldatmaya tahsis eder de o tip imkanlarının çokluğuyla habire övünüp durur.

Hatta öyleleri de vardır ki, eşinin ve çocuğunun  -görevi olduğu halde örneğin- zaruri süt ihtiyacını gidermek imkanından bile mahrum haldeyken, ailesinin bu mübrem ihtiyacını ihmal eder  de,  ölmüş  atasına  mermer  mezar  yaptırma  telaşına  düşer.  Bu  tiplerin  oluşturduğu toplumlar  bir  de  -medeniyet yarışında yaya kalmış olmasına rağmen- mesela bilimsel araştırmaya tahsis etmesi gereken imkanlarını geri kalmış ve aç ülkelerine devasa Buda heykelleri yapmaya, onu muhafaza ve parlatma hevesine düşerler..  Bengaldeş gibi, güzel insanların dar imkanlarla yaşadığı bir toplumda  hastane veya bakımevi  gibi gerçek ihtiyaç alanlarına   yatırması   gereken   meblağları -toplumun geleceğini de riske eden borçlanmalarla geçmiş kahramanlarına ıraktaki gibi altın kubbeli türbeler yapımına- örneğin diyelim, zengin ABD’nin geçmiş başkanlarından George Washington’a yapılmış olan  gibi anıtsal lüks mezarlara- tahsis ederler. O da yetmez, periyoduk aralıklarla bu yanlışlarıyla, ve de böylesi geçmiş yiğitlerinin çokluklarıyla, hava-i fişekler için çokça para harcanan törenlerde habire övünüp dururlar.

Ama insanlar o törenlerden, o seremonilerden sonra eve döndüklerinde –tabii, duygu körelmesine tam düşmemişlerse- gerçekle yüzleşebilir ve de ağlayan çocuğunun ıstırabının farkına varabilirler. Bu fark ediş onları bundan sonra doğruya yönlendirebilse o bile, önemli bir kazanım olur. Ne var ki çokları kendilerinden gafil, evde ağlayan çocuğunun ıstırabının farkına varmaz da yarın nerede, kime, hangi çokluğuyla övünebileceğinin devamlı hayalini  kurar…

Elhasıl, işte bu “Çoklukla övünme-Tekasür” hali, içtimai bir hastalık, insanın maddeye karşı alçalışının en vahim bir görüntüsüdür.

Bu illete uğrayan geçmiş Mekke zavallıları da, paralarının, nüfuzlarının, sayılarının çokluğuyla övünürler, habire mezarlarını sayar, mezarlarının çokluğunu bile bir üstünlük alameti olarak anlatırlarmış biri birlerine ve de Mekke’ye gelen yabancılara…

Allah, son peygamberimizin ilk muhatabı işte bu Mekke toplumuna –ve tabi o toplumun şahsında niteliği aynı tüm toplum ve insanlara- bu kabil boş ve fani şeylerle oyalanıp eğlenmenin ve de gururlanmanın akıl sahibi kimselere yakışmayacağını ve o yanlışlara batan insan ve toplumların ne büyük bir gafletin içinde yüzdüklerini, bir gün ister istemez anlayacaklarını  ihtar ediyor ve diyor ki mana olarak:

“Çokluklarınızla övündünüz, giderek kabirlerinizin çokluğuyla bile… Ama öyle değil; hiç öyle değil… Göreceksiniz… öyle olmadığını apaçık göreceksiniz… Cehennemi de mutlaka göreceksiniz; yakinen göreceksiniz… Ve o gün verilen nimetlerden sorgulanacaksınız…”


Benim  anladığım  bu  ayetlerden: Allah  -karşılıklı rekabet duygusu içinde- dünyalıklarımızla -ve de geçmişimizle- övünmenin bizi gerçek hedefimizden saptıracağı konusunda -mezara girmeden önce de fark etmemiz için- önemle uyarıyor… Mezara gidince anlarsınız diye ön haberle de fark ettiriyor… Uyarıyor, düşündürüyor, hatırlatıyor… Dünyada bırakıp gideceğimiz varlıklarımız ve de bizden öncekilerin varlıkları ve yaptıklarının çokluklarıyla avunmamamız ve de bu gerçeklik içinde düşünüp doğru iş yapmamız konusunda bizi aydınlatıyor.

Elbette ki bu, geçmişimize nankörlük etmemizi ve de ellerimizdeki gerçek güzellikler için şükretmememizi telkin etmiyor…

Elbette ki Allah doğru söyledi…
______
Bkz.: K.: 102/ 1-8

 

M. Selami ÇEKMEGİL, (Çoban Tefsiri’nden)