
REPLİK 1
asarım ulennn
keserim ulennn
ben bu dünyayı
delik deşik ederim ulennn
Yönetmen/oyuncu bir arkadaşım, “Abi seni bir filmde oynatacağım” dediğinde çaktırmadım ama heyecanlandım. Ne yalan söyleyeyim, elli dokuz yıllık kalbim kıpır kıpır hareketlendi! Hemen kendimce rollere çalışmaya başladım. Kâh Erol Taş’a dönüştüm, kâh Kadir İnanır’a… Yılmaz Güney’i de atlamadım tabii. Gerçi arkadaşım beni Robert de Niro’ya benzetmişti ya neyse!
Jönlük de bönlük de hikâye aslında. Bu saatten (yaştan) sonra değil “replik” çalışması, iki kelimeyi yan yana getirip ezberleyemem bile. “Ergenliğimde” böyle miydi? Varsayalım Örgütü’nün dergisinin başyazısını ezberler, boykotlarda, otobüslerde, korsan gösterilerde, ooo… Geçelim bu geçmiş “yalancı” şarkıları…
Bu durumda ben, oyunculuktan ziyade, “sinema teorisi”yle ilgili ilginç fikirler geliştirebilirim! Dersem ne olur ki; dünya öne mi eğilir, yana mı devrilir!
GERÇEKLİK DUYGUMUZU PİŞİRECEK BİR FİLM
Örneğin; tek ve iki gözü olan ama beyni olmayan herkesin izleyebileceği, nemalanabileceği bir film… Öküz’ün trene baktığı gibi bakılacak bir film; gündelik hayattan fazlasıyla koptuğumuz, sarhoş misali “bulutlarda uçtuğumuzu vehmederek” yaşadığımız için “gerçeklik duygumuzu” pişirecek bir film…
Şaka bir yana… Sinema insanlığın haritasında müthiş değişimler/dönüşümler yaratmıştır. Dahası, diğer sanat türlerini de bir hayli etkilemiştir. Bu da yetmemiş, edebiyat sanatının eserlerine sarkmıştır. Cinsler arası sarkıntılıklar gibi türler arasında da ciddi izdivaçlar meydana gelmiştir. Bu izdivaçlardan da yeni yeni “veledizinalar” dünyaya gelmiştir, gelmektedir.
Sorun şu ki malum hıza yetişemiyoruz. “İnsan”ın muhafaza-kâr yapısı ile “üst insan”ın tatminsizliği (ters versiyonu: libido dominandi/güce tapınma’nın ayarsızlığı) karşısında yüksek düzey bir deprem yaşıyoruz.
Süreci algılamakta, mideye sindirmekte ve ona adapte olmakta zorlanıyoruz. Kalabalığın arasına karışmak resmen bir elektrik işkencesi; virüs de cabası. Hayatın her alanını dijitalleştirirken, robotlaştırırken insanın kendi “doğal hızı” kayıplara karışı-yor. Uyum sağlayamayanlar hafiften hafife perdenin sağından solundan, olmadı önünden arkasından sahneyi terk ediyorlar. Seyirciler de öyle tabii; koltukları boşal-tırken bile “Nereye gidiyoruz?” sorusuyla dizlerinin bağı çözülüyor. Korku “ecel terle-ri” döktürüyor.
Sanırım “en hızlı koşanlar”a methiye düzmeyi bırakıp süreci tüm boyutlarıyla algılamaya çalışmanın zamanı gelip de geçti. Sadece görsel sanatlarda değil yazınsal sanatlarda da, gündelik hayatta da… Sosyal/siyasal/ideolojik (kültürel) tüm cephelerde “dört göz”e, sağlam sağduyulu beyne ve heyecanını/aşkını her şeye rağmen yitirmeyen kalbe ihtiyacımız var.
Hikâyenin hiç şakaya gelir tarafı yok çünkü. Kalmadı. İnsanlığı bu kadar erken terk etmek hazmedilebilir menü değil doğrusu. Şurada kaç bin yıldır sahnedeyiz ki?...
REPLİK 2
altını çiziyorum:
bu hayat
bu kadar yanlışlığı
kaldır(a)maz
Yanlışlık nerede? Sanırım her yerde. Geçmişimizde, bugünümüzde, kurguladığımız geleceğimizde. Gecemizde gündüzümüzde. Aşımızda ekmeğimizde, işimizde gücümüzde. O kadar ki evimizde barkımızda, seviştiğimiz yatakta yorganda, rüyamızda kâbusumuzda. Emeğimizin kutsallığında, kutsallığımızın satışa çıkarılışında, pazar alışverişinde. Kısacası iletişim mekanizmasını devreye soktuğumuz her yerde.
Yeri gelmişken vurgulanmalı. Gerçekte mekanizmanın ta kendisine dönüştük. Devasa bir hapishaneyiz. Eskiden birileri “gözetim toplumu” diyordu. Panoptikon biziz artık; bir hapishane modeli değil. Dışımızdan gözetlemiyorlar; bizzat “içimize” sızdılar. Ruhumuzun en üretken arazisine, beynimizin en kâşif köşelerine böceklerini yerleştirdiler. Kendimizden kendimizi klonladılar ve kendimizi kendimize böldüler. “Bölücülük” dedikleri şeyin “dik” âlâsını inşa ettiler.
Şimdi sormak gerekmez mi, “doğrular” nereye tüydü? Bildiğimiz “doğrular” ne kadar doğrulardı ki? Bizzat hayatın kendisi bilimle/teknikle sidik yarışına girişmedi mi? Zorunlu muydu? İki ayrı kampa ayıramaz mıydık, bölücülüğü burada sahneye koyamaz mıydık? Örneğin; doğanın, canlı türlerin iyiliği, güzelliği, rahatı, huzuru için “hızlandırılmış” bilim/teknik. Öte yandan gündelik hayatı daha anlaşılabilir, sindirilebilir “normal hız”da oyuna sürseydik… Sanatla, sporla harmanlanmış/bütünleşmiş (bölünmemiş yani) koşut süreç. İkisi de “oyunculuk” gerektiriyor ki “hayat aşkımız” oradan kök salıyor. İlginçtir ki oyunda da korkunç bölücüydü insanlık; kız çocuğu oyuncağı ile erkek çocuğu oyuncağı misal…
MEVSİMLİK FİLMLER
Kapitalizmin doğası üzerine nutuk dinleyecek yaşı çoktan geçtim. Sosyalizm adına “işlenen suçlar” (“İşlenmeyen suç olur mu?” tartışmasına girişmeyelim; bir dilsel yüklem bu) aha işte! Sahi Rehber filmini izleyenler ne düşündüler? Kör Müzisyenler’in “imhası” hakkında örneğin. “Tarihin uydurmaları”ndan biri mi? Bir yönetmenin, bir senaryo yazarının hezeyanları mı? Kim ateş olmayan yerden duman tüttüre-biliyorsa önünde saygıyla eğilirim. Yaratıcılığın “fıtratında” var çünkü.
Yanlışlık nerede mi? İnsanlığın binlerce yılda oluşturduğu “benliği” hiper hızda yok edip yeni bir “benlik” inşa etmenin sonuçları belki geçici olarak tatminkâr göründü, bundan hoşnut da kalındı. Peki, uzun vadede neler oluyor/olacak? Marx’ın demesi “tek bilim dalı” olan “tarih/tarihi materyalizm” çok şey öğretti ama biz hâlâ “özü aynı” yanlışlarda ısrarcıyız. Kapitalist de, sosyalist de, inanmışı inanmamışı da filmi mevsimlere göre vizyona sokmaktan başka bir şey yapmıyor. Kış ise giyinin di-yor, yaz ise soyunun. İlkbahar ile sonbahar’ı ise “adaptasyon/asimilasyon safhası” olarak çok ciddiye almıyor. Oysa emeğimizin tüm faturasını (bedelini) onlar ödüyor.
“Ehlileştikleri” taraflar yok mu? Var elbette! Bazı felaketler çığır açıcı bir hızla geliyorum deyince… İnançlarla, ırklarla, renklerle (Oğuz Atay’ın adını geçirelim burada!) “tehlikeli oyunlar”a girişmenin yanlışlığı anlaşıldı -sanırım… “Sanırım”ı ciddiye alalım lütfen çünkü “çok samimi” bir görüntü sergilenmiyor hâlâ. Anlık “öfke” reflekslerimizde/repliklerimizde ırkına da verip veriştiriyoruz, cinsine cibilliyetine de, anasına avradına da, kızına kızanına da, Allah’ına Peygamber’ine de, dinine imanına da… Velhasıl, ayarsızız! Gündelik hayatta Nazilik mutasyona uğramış/uğratılmış halde varlığını sürdürüyor.
Ekolojiyi hırpalama noktasında bir nebze ehlileştiler -gibi. “Yedi sülalenizi bellerim!” diyen bir doğa bu. Şakası hiç mi hiç yok. “Nüfus bombası” konusunda çok çeliş-kili varoluş sergiliyorlar. Kimi “doğal gıda”nın bunca nüfusu besleyemeyeceğini söylüyor, kimi ise “dönüştürülmüş gıda”yla elli milyar nüfusun rahatlıkla karnını doyurabileceğini…
Ve fakat filmde gözden kaçan bir sahne var: insan’ın fizyolojik/biyolojik yapısının dışında da bir “ilerleme” gösterdiği; sadece iki ayağı üzerine durmakla kalmadığını, bilincini ve estetik beğenisini de geliştirdiğini unutuyorlar. Kich’in bile, popüler sana-tın bile bir “sonradan inşa” olduğunu unutuyorlar. Doğanın “sonrasındakileri” gerisin geri ham yapabileceğini mi sanıyorlar ne! Öyle şişer ki yeminle yaşadığımız gezegen havaya uçar, diğer gezegenler de toza dönüşür.
Sonuç mu? Koskoca bir kafa karışıklığı… Dilin aynasında “biz, siz, onlar” iç içe geçmiş görünüyor. İktidar, muhalefet ve elbette “yancı” aynı dili kullanıyor, daha ötesi birbirine “yamuk bakıyor” ama ne hikmetse “hırlaşmanın tarihi” adlı film bir türlü “son”a ermiyor, tüm travmalarına rağmen vizyondan inmiyor. Tanımsız bir ci-sim (gezegenler ötesi “dış mihrak”) nöronlarımızı yıkıma uğratıp gezegenimizi ele geçirmek istiyor da ondan mı acaba!
Uzatmayalım, aklımızı vicdanımızda toplayalım. Lütfen stoklamayalım, karaborsaya düşürmeyelim. Vicdanımızı her daim aklımızın yanında “oyuna” sokalım.
***
Alo, aloo, alooo! Mesih’ten Öncü’ye, Öncü’den “Rehber”e, gezegenler hangi karadeliğe/yörüngeye girdi? Gören/bilen var mı?...
Alaattin Topçu
Haberi Kaynağından oku: Oda TV
Not : Bu haber ODATV internet sitesinden, Yeniistiklal.com editörlerinin hiçbir editoryal müdahalesi olmadan otomatik olarak geldiği şekliyle alınmıştır. Bu haberlerin hukuki muhatabı haber kaynaklarıdır. Haberlerle ilgili her tür şikayetinizi [email protected] adresimize gönderebilirsiniz.






Yorum Yazın